Sinema dünyası, tarihin en radikal ve mistik figürlerinden birini, Shakers tarikatının kurucusu Ann Lee’yi beyaz perdede ağırlamaya hazırlanıyor. 6 Mart’ta vizyona girecek olan, orijinal adıyla “The Testament of Ann Lee“, 4 Mart’ta gerçekleşen basın gösterimiyle ilk kez görücüye çıktı.

Ancak salondan ayrılırken zihnimde tek bir soru vardı: Afişindeki o görkemli ve vahşi ateş, bu kadar soğuk bir anlatıyla nasıl söndürülür?

Afişin Vaadi ve Perdenin Gerçeği
Filmin paylaşılan afişine baktığınızda, sizi adeta hipnotize eden bir sahne karşılıyor. Amanda Seyfried’in canlandırdığı Ann Lee, kollarını yukarı açmış, bir ışık huzmesine uzanıyor. Çevresinde ise ona mistik bir hayranlıkla dokunmaya çalışan kitleler var. Afişin üstünde parlayan o ‘AMANSIZCA VAHŞİ’ ifadesi ve bu görkemli görsellik, izleyicide ‘dişi İsa’ olduğuna inanılan bir liderin yakıcı, sarsıcı ve vahşi bir enerjisini bekletiyor. Ancak perdedeki gerçek, bu vadenin çok uzağında kalıyor.


Senaryonun “Köşesiz” Tercihleri
Tarihin en radikal figürlerinden biri olan Ann Lee’nin, İngiltere’den Amerika’ya uzanan ütopik bir topluluk kurma mücadelesine odaklanıyor film. Ancak yönetmen Mona Fastvold, bu mücadeleyi o görkemli vahşilikle anlatmak yerine, sterilization ve mesafeli bir görselliğe feda ediyor. Senaryo, Ann Lee’nin o sarsıcı ve bazen “korkutucu” olan radikalliğini törpüleyerek, onu daha modern ve anlaşılır bir kahraman profiline sığdırmaya çalışmış. Bu tercih, karakterin mistik derinliğini alıp götürürken, filmi sadece uzun bir dönem dramasına hapsediyor.

Amanda Seyfried: Yanlış Cast tercihi mi?
Başrolde izlediğimiz Amanda Seyfried, şüphesiz dönem filmlerine yakışan, yetenekli bir isim. Ancak Ann Lee, sadece hüzünlü bakışlar veya sabırla taşınan bir yük değil; o, bir kitleyi hipnotize edebilecek karizmatik bir ağırlık gerektiriyor. Seyfried’in performansı, bu radikal önderin ihtiyaç duyduğu o ‘mistik sertliği’ ve ‘vahşi inancı’ vermekte maalesef çok zarif kalıyor. Zarafeti de insanı etkileyecek biçimde değil bence. Karakterin o “ateşi” gözlerinden okunması gerekirken, biz sadece iyi niyetli ama donuk bir portre izliyoruz.

Süre ve Ritm Sorunu
Film oldukça uzun bir süreye sahip. Eğer bu süre karakterin iç dünyasındaki fırtınaları anlamak için kullanılsaydı, her dakika bir kazanç olurdu fakat duygu geçişlerindeki eksiklik ve tutkunun hissedilmemesi, bir noktadan sonra sahnelerin birbirini tekrar ettiği hissiyatını doğuruyor. İzleyici olarak o sarsıntıcı enerjiyi beklerken, kendimizi mesafeli bir gözlemci koltuğunda buluyoruz.

Ann Lee Efsanesi‘, görselliğiyle dikkat çekici olsa da ruhuyla eksik kalan bir yapım. Afişindeki o sarsıcı ve vahşi vaat, perdede donuk ve mesafeli bir anlatıya dönüşüyor. Tarihin en aykırı kadınlarından birinin hikâyesi, daha cesur bir senaryo ve karakterin o ‘tehlikeli’ tutkusunu yansıtabilecek bir oyunculukla bir başyapıta dönüşebilirdi. 6 Mart’ta vizyona girdiğinde sinemaseverlerin bu ‘soğuk’ biyografi hakkında ne düşüneceği şimdiden merak konusu.