Masumiyet Müzesi’nin dizisi Netflix’te yayınlandı ve bir çılgınlık başladı. Herkes Kemal’i ve Füsun’u konuşur oldu. Peki, nedir bu romanı, beraberinde bu diziyi bu kadar özel kılan? Üzerine biraz düşünmek ve biraz yazmak, düşündürtmek istedim.

Kitabı tam 18 yıl önce daha ilk çıktığı zamanlarda okumuştum ama o zamanlar için Füsun karakteriyle asla bir bağ kuramamıştım aksine Kemal’in insan doğasına yakın kusurlu hallerini ruh halime çok yakın bulmuş, sıcak bir yakınlık hissetmiştim. Yıllar sonra diziyi izlediğim zaman hislerimin bazılarının aynı kalmasıyla beraber Füsun a olan bakış açım değişti. ‘Masumiyet Müzesi’ bir aşk hikâyesinden çok yazarı Orhan Pamuk’un da belirtiği gibi toplumsal bir roman aslında çünkü karakterlerini ele alırsak, üzerinde yaşadığımız bu coğrafya Füsunlar ve Kemaller’den oluşuyor. Karakter analizlerinin incelikleri ve psikolojik boyutlarının okuyucu ya da seyircideki yansımalarına geçmeden önce Kemal’in varoluşsal erkeklik sancısıyla ‘Hem pastam dursun hem karnım doysun,’ tavrı hepimize çok tanıdık. Burada erkek ölçüsünün ve olgusunun bu topraklardaki netliğini görmekteyiz. Füsun’a odaklanmak gerekirse; Füsun bu toprakların kadınını yansıtıyor. Kısacık hayatında ona çok bir şey verilmeyen, istediği hiçbir şeye kavuşamayan genç bir kadın. O kadar tanıdık geldi değil mi? Üniversiteye gidemedi, oyunculuk yapamadı, sevdiği adamla toplum içinde el ele bile dolaşamadı. O sevdiği ve hayran olduğu Grace Kelly gibi hiç olamadı. O, hep gizlenen, gizlide kalandı. Kendi hayatı üzerinde iktidar bile kuramadı ve Kemal, Füsun’u yokluğunda var eden adam. Füsun var olmak çabasıyla Kemal’in hayatından bile gitmeyi göze aldı ve yokluğuyla tamamen onun anılarında kaldı. Ne acı!!! Hayatın gerçekliğinde var olamayan, görülmeyen, duyulmayan, anlaşılamayan bir kadının anılarda sonsuza kadar var olabilme çabası bu. Bu toprakların kadınlarının tipik acısı.. Füsun, Kemal’in içinde sonsuza kadar var olmak için gerçeklikte kendini feda eden bir kadın aslında. Gerçeklikte kendini yok ederek hayalde sonsuza ulaşma çabası. Oysa sadece Kemal’in gözlerinde var olmayı arıyordu. Bunu tipik bir oyuna dönüştürüp sürdürdü ve buna şartlar getirdi. 

‘Küpemi ve bisikletimi getir ve bize yemeğe gel.’

‘Beni bütün arkadaşlarınla tanıştır.’

‘Düğün büyük ve görkemli olacak. Hilton’da yapılacak.’ Bir adamın gözünde bir kadının kendini kanıtlama çabasının çırpınışları.. Bunlar size tanıdık geldi mi? Bu bir oyun. Bizim topraklarımızda istekleri yerine gelmeyen kadınların kendilerini güçlü görmek ve iyi hissetmek adına oynadıkları bir oyun.

İlk başta saplantılı bir aşk hikâyesi gibi görünse de ve Kemal’in gözünden aşkın aslında kusurlu, takıntılı, hastalıklı ve hep olmayacak kişilere tutulmuş hali anlatılsa da Füsun tarafından bakıldığında toplumsal bir mesele. Hâlâ eşit şartlar altında olmayan, eşit şartlar altında eleştirilmeyen, beraber yürümek yerine hep karşı karşıya taraf olmak zorunda bırakılan ve olan kadın ve erkeğin toplumsal hikâyesi. Aslında hepimizden biraz biraz. Şimdi aradan 50 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ değişmeyen sorunlarla kadınlar toplum içinde kendine kimlik ararken, sevdikleri adamların gözlerinde bir var oluş arıyorlar. Soruları beklentisiz bırakan, kendiyle o kadar meşgulken bir küpeyi bile fark edemeyen, kadını nesneye dönüştürüp tapan Kemaller ve o sevgi gibi görünen sevgisizlikte kuruyan, hayatlarının ışığı sönen ve karanlığa mahkum edilen canım Füsunlara…

Şimdi de romanın iki kahramanının karakter yapılarının psikolojik yansımaları hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Önce Füsun ile başlamayı tercih ediyorum. Füsun’un kişilik yapısına, benlik yapısındaki kırılganlığını, sınıfsal konumunun onda yarattığı ruhsal etkileri ve ilişkide ‘özne’ olma mücadelesini ele alalım. ‘Özne olmak’ demek ilişkide yalnızca arzu edilen olmak değil; karar alan, yön verebilen, seçen ve kendi değer yargılarını tanımlayabilen konumda olmayı arzu etmektir. 

Füsün, Kemal tarafından şiddetli derece arzu edilen kadındır ama kamusal ve toplumsal alanda tercih edilen değildir. Bu düzeyde hiç bir zaman seçilmemiştir. Bu farkı hissetmesi psikolojik olarak onun için büyük bir yıkımdır. Arzu edilmek bedensel ve geçici bir çekimi içerirken; seçilmek insanı her alanda görünür kılar. Kemal’in kendisini bu kadar arzu ederken, başka bir kadınla nişanlanması zaten Füsun’da ‘ben her anlamda yetersizim’ algısı yaratır. Bu tema giderek ruhunda narsisistik bir yaralanma yaratır. Sınıfsal konumu da bu yaralanma sürecini güçlendirir. Özellikle aktiris olma isteği, sahnede her alma, ışıklar arasında olma ve toplum tarafında görünme ve kabul görme isteğinin bir parçasıdır ve bu benlik saygısını güçlendirme ihtiyacıyla oluşur. 

Kemal’in biriktiği nesneler – özellikle Füsun’a ait olan küpeler, Füsun’dan çok Kemal’in duygusunu korur. Ve nesne giderek kişiden çok daha önemli ve özel hale gelir. Bu Füsun için daha incitici ve ruh yaralayıcıdır. Çünkü hatıra olur fakat görünmez. Kemal uzun süre Füsun’un kulağındaki küpeleri bile farketmez işte o zaman Füsun anlar ki; bir özne değil, bir anın ve bir fantezinin parçasıdır. Sekiz yıl boyunca Kemal’i hayatında tutar ama net bir birleşmeye izin vermez. Bu ilk başta seçilmediği için kontrolü ve gücü elinde tutma çabasıdır. Evliliğini bitirmeyerek bir şekilde toplumda hem saygınlık ve kabul görürlük kazanır hemde Kemale karşı bir koruma duvarı oluşturur. Füsun’un öfkesi dışavurumcu  ve tepkisel bir öfke değil; birikimli ve dolaylı bir öfkedir ve Freudyen açıdan dışa vurulmayan öfke içe döner ve kendi iç değerini yok eder. Finalde uzun süre tutulmaya çalışılan kontrol kaybı çözülür. 

Kemal’in karakterinin psikolojik yansımalarına gelince; Kemal statülü, toplumsal uygunluğu olan, varlıklı bir aile de yetişmiştir. Nişanlısı Sibel’le kurduğu ilişki; güvenli, onaylanan ve öngörülebilir bir hayat tasarımını teslim eder. Füsun bu hayat düzeni içinde hem arzu uyandırır ama bir yandanda ‘uygunsuz’ bir figürdür. Başlarda Kemal, hem arzularını, hemde sosyal olarak onaylanmış hayatını beraber sürdürmeye çalışır. Nişan sonrasında Füsunu kaybettiği dönemde Kemal, duygusal boşluk ve çökkünlük yaşar. Bu dönemde Kemal, yas sürecini nesneler üzerinde sürdürmenin ilk somut örneğini sergiler. Nesnelere yaptığı yatırım, kaybı kabul etmemesinin bir göstergesidir. Kemal, Füsun’a tam olarak sahip olamadığı zaman onun eşyalarına yönelir; kullandığı bardak, içtiği sigara izmaritleri, saç tokaları, tuzluk. Füsun’a tam olarak sahip olamadığı zamanlarda onun kullandığı eşyalarla bağ kurarak, onun dokunduğu eşyalarla temas ederek ilişkiyi sürdürür. Bu durum kaybedilenin yerine nesneleri koyarak yası erteleme sürecidir. Kemal’in nesnelere yüklediği anlam, bir kontrol biçimidir. Füsun’a doğrudan ulaşamadığı durumlarda onun kullandığı nesneler üzerinde bir çeşit hakimiyet kurar. Bu kaybın ve yaşamda belirsizliğin verdiği büyük endişeyi azaltmak için başvurulan bir çeşit psikolojik savunma mekanizmasıdır. 

İki karakter de psikolojik açıdan kendi benlikleri içinde çatışmaların olan karakterlerin hikâyenin bütünlüğüne yansımalarıdır… 

Aslında hepimizden biraz biraz varolandırlar.